Ankara
| |||
(0) Baglanti
GENÇLİĞE HİTABE
GENÇLİĞE HİTABE
Bir gençlik, bir gençlik, bir gençlik...
"Zaman bendedir ve mekân bana emanettir!"
şuurunda bir gençlik...
Devlet ve milletinin 7 asırlık hayatında dört devre...
Birincisi iki buçuk asır...
Aşk, vecd, fetih ve hakimiyet...İkincisi üç asır...
Kaba softa ve ham yobaz elinde sefalet ve hezimet..
Üçüncüsü bir asır... Allahın, Kur'an'ında
"belhümadal - hayvandan aşağı"
dediği cücetaklitçilere ve batı dünyasına esaret...
Ya dördüncüsü ?... Son yarım asır!..
İşgal ordularının bile yapamayacağı bir cinayetle,
madde plânında kurtarıldıktan sonra ruh plânında
ebedi helake mahkumiyet...
İşte tarihinde böyle dört devre bulunduğunu gören...
Bunları,yükseltici aşk, süründürücü satıhçılık,
çürütücü taklitçilik ve öldürücü küfür
diye yaftalayan ve şimdi, evet şimdi...
Beşinci devrenin kapısı önünde nur infilakı yeni
bir şafak fışkırışını gözleyen bir gençlik...
Gökleri çökertecek ve son moda kurbağa diliyle
bütün "dikey"leri "ya tay" hale getirecek bir çığlık kopararak
"mukaddes emaneti ne yaptınız?"
diye meydan yerine çıkacağı günü kollayan bir gençlik...
Dininin, dilinin beyninin, ilminin, ırzının,evinin,
kininin, kalbinin dâvacısı bir gençlik...
Halka değil, Hakka inanan,
meclisinin duvarında "Hakimiyet Hakkındır"
düsturuna hasret çeken, gerçek adâleti bu inanışta bulan
ve halis hürriyeti Hakka kölelikte bilen bir gençlik...
Emekçiye "Benim sana acıdığım ve seni koruduğum kadar
sen kendine acıyamaz, kendini koruyamazsın.!
Ama sen de, zulüm gördüğün iddiasıyla,
kendi kendine hakkı ezmekte ve en zalim patronlardan
daha zalim istismarcılara yakanı kaptırmakta
başı boş bırakılamazsın!" diyecek...
Kapitaliste ise "Allah buyruğunu ve Resul emrini
kalbinin ve kasanın kapısına kazımadıkça
serbest nefes bile alamazsın!" ihtarını edecek...
Kökü ezelde ve dalıi ebedde bir sistemin, aşkına,vecdine,
diyalektiğine, estetiğine, irfanına, idrâkine sahip bir gençlik...
Bir buçuk asırdır türlü buhranlar içinde yanıp kavrulan
ve bunca keşfine rağmen başını yarasalar gibi taştan taşa
çalarak kurtuluşunu arayan batı adamının bulamadığı,
Türk'ün de yine bir buçuk asırdır işte bu hasta batı
adamında bulduğunu sandığı şeyi,
o mübarek oluş sırrını,her sistem ve mez hebe ortada
ne kadar illet varsa devasının
ve ne kadar cennet hayâli varsa hakikatinin,
İslâmda olduğunu gösterecek ve bu tavırla yurduna,
İslâm âlemine ve bütüıı insanlığa model teşkil edecek bir gençlik...
"Kim var?" diye seslenilince, sağına ve soluna bakmadan
fert fert "ben varım!" cevabını verici,
her ferdi "benim olmadığım yerde kimse yoktur!"
fikrini besleyici bir dâva ahlakına kaynak bir gençlik...
Can taşıma liyakatini, canların canı uğrunda can vermeyi
cana minnet sayacak kadar gözü kara ve o nispette usule,
stratejiye uygun bir gençlik...
Büyük bir tasavvuf adamının benzetişiyle zifiri karanlıkta,
ak sütün içindeki ak kılı farkedecek kadar gözü keskin;
ve gerçek kahramanlık madeniyle sahtesini ayırdetmekte
kuyumcu ustası bir gençlik...
Bugün komik üniversitesi, hokkabaz profesörü,
yalancı ders kitabı,dema gog politikacısı,çıkartma kâğıdı şehri, muzahrafat kanalı sokağı,takma diş fabrikası,
fuhuş albümü gazetesi,mümin zindanı mâbedi,
temeli yıkık ailesi, hasılı kendisini yetiştirecek
bütün cemiyet müesseselerinden
aldığı zehirli tesiri üzerinden atabilecek,
kendi öz talim ve terbiyesine memur vasıtalara kadar
nefsini koruyabilecek, destanlık bir meydan savaşı
içinde ve bu savaşı mutlaka kazanmakla vazifeli bir gençlik...
Annesi, babası, ninesi ve dedesi de içinde olsa,
gelmiş ve geçmiş bütün eski mümin nesillerden hiçbirini
beğenmeyecek, onlara "siz güneşi ceplerinizde kaybetmiş
marka müslümanlarısınız !
Gerçek müslüman olsaydınız bu hallerden
hiçbiri başımıza gelmezdi!" diyecek ve gerçek
müslümanlığın "na sıl" ını ve "ne idüğü" nü
her haliyle gösterecek bir gençlik...
Tek cümleyle, Allahın, kâinatı yüzü suyu ,
hürmetine yarattığı Sevgilisinin fezâyı bütün yıldızlariyle
manto gibi saran mukaddes eteğine tutunacak,
ve O'ndan başka hiçbir tutamak,dayanak, sığınak
tanımayacak ve O'nun düşmanlarını ancak kubur
farelerine lâyık bir muameleye tâbi tutacak bir genç lik...
İşte bu gençliği, bu gençliğin ilk filizlerini karşımda görüyorum.
Şekillenmesi,billurlaşması için 30 küsur yıldır, devrimbazlık kodamanların viski çektiği kamış borularla kalemime
ciğerîmden kan çekerek yırtındığım, paralandığım ve
zindanlarda süründüğüm bu gençlik karşısında,
uykusuz,su suz, ekmeksiz,başımı secdeye mıhlayıp bir ömür
Allaha hamd etme makamındayım.
Genç adam! Bundan böyle senden beklediğim şudur:
Tabutumu öz ellerinle musalla taşına koyarken,
Anadolu kıtası büyüklüğündeki dâva taşını da
gediğine koymayı unutma ve bunu tek vasiyetim bil!
Allahın selâmı üzerine oIsun...
Surda bir gedik açtık; mukaddes mi mukaddes!
Ey kahbe rüzgâr, artık ne yandan esersen es!..
Necip Fazıl KISAKÜREK
(0) Baglanti
“ERGENEKON” EĞER
Mustafa Nevruz SINACI
Mustafa Nevruz Sınacı mustafanevruzsinaci@gmail.com
'BAŞBAKAN START VERDİ, SAVCILAR İŞ BAŞINA'
Mustafa Nevruz SINACI (*)
Recep Tayip Erdoğan, bilerek veya bilmeyerek tarihi önem ve değeri haiz; Şahsına, hükümetine ve partisine çok büyük bir yük, vebal ve sorumluluk yükleyen bağlayıcı bir lâf ederek: “temiz eller operasyonu yapıyoruz' dedi.(24.03.2008, Gazeteler)
İktidara geldiğimizden günden itibaren hükümet olarak çete ve mafyaların üzerine gidiyoruz. Bu konuda hükümet olarak kararlıyız. İtalya’da Temiz Eller operasyonu yapılmıştı. Türkiye’de de Temiz Eller operasyonu yapıyoruz. Bu iş nereye kadar giderse, oraya kadar gideceğiz. Yıllarca Temiz Eller konuşulmasına rağmen hiçbir hükümet bunların üzerine gidemedi. Hepsi kıyısından köşesinden geçti. Biz sonuna kadar gitme konusunda kararlıyız. Türkiye’yi temiz toplum yapacağız.
Her Şey Kontrol Altında:
(Bazı il başkanlarının kapatma davasına karşı büyük mitingler önermesi üzerine.) Hiç merak etmeyin. Biz gereken tedbirleri alıyoruz. Her şey kontrolümüz altında. Siz işinize bakın. Genel Merkez olarak biz gereğini yapıyoruz. Provokasyonlara dikkat edin. Sizler daha dikkatli konuşun. Biz ne konuşursak konuşalım, suç oluyor. Ama siz dikkatli olun. Temizeller Operasyonu Ne idi ?
İtalya’da 1992 yılında, Milano’nun üç namuslu-dürüst, şerefli, onurlu, sorumlu, vatansever savcısı “Piercamillo Davigo, Antonio Di Pietro ve Gherardo Colombo” tarafından başlatılan 'Temiz Eller' Operasyonu; O dönemde ülkeyi saran ve devleti derinden sarsan rüşvet ve yolsuzlukların üzerine cesurca giderek başta Başbakan Bettino Craxi ve yönetimini hedef almış, çıkar örgütleri ve ihale mafyalarının ölümle tehditlerine karşın görevlerini başarıyla tamamlamışlardı.
Bu vefakâr ve fedakâr Savcılar, 'Temiz Eller' bu operasyon ile birden kahraman ilan edildiler ve bütün dünyaya örnek oldular.
Ne var ki, hükümetler, siyasi partiler, medya ve politikanın baskılarına dayanamayan üçlüden önce Piercamillo Davigo istifa etti. Antonio Di Pietro ailesi ölümle tehdit edilince görevi bıraktı. 'Temiz Eller'i uzun yıllar savcı Gherardo Colombo yeni ekibiyle götürmeye çalıştı. Ancak, yeniden yapılanan ihale mafyasına karşı etkisiz kaldığını defalarca gündeme getirmesine karsın netice alamadı.
Colombo geçtiğimiz hafta sonu baskılara dayanamadığını ileri sürerek emekliliğine beş yıl kala Milano Savcılığından istifa etti. Üç 'Temiz Eller' savcısından Piercamillo Davigo halen Yargıtay danışmanlığı yapıyor. Antonio Di Pietro istifasından sonra yolsuzluk ve rüşvetle mücadele için siyasete atıldı. 'İtalya’nın Değerleri Hareketi'ni kurdu. Son Prodi hükümetinde Altyapı ve İmar Bakanlığı görevini üstlendi. Gherardo Colombo ise genç hukukçular yetiştirmek için öğretim üyeliği yapacağını açıkladı. İtalya, bu operasyon sayesinde şimdi oldukça temiz. Darısı bizim başımıza.
Fakat, Başbakan’ın, yaptığı bu açıklama son derece ümit verici.
Hukuken ve ahlâken bağlayıcı.
Üstelik bu kritik süreçte yapılacak en doğru ve akıllıca iş.
Zira, bugün ülkemiz ve halkımız yaşamın her kesimine nüfuz eden; “Medya-Mafya-Politika” üçleminde örgütlü; Müthiş bir kirlilik, yozlaşma, çürüme, rüşvet, iltimas, gasp, irtikap, din ticareti, nüfuz ticareti, siyaset simsarlığı, görevi kötüye kullanma, alabildiğine yolsuzluk-suiistimal bataklığına sürüklenmiş ve bu durum başta demokrasi, ilim, adalet-hukuk, huzur-güven ve kamu düzenini tehdit eden korkunç bir faktör halini almıştır.
Öyle ki; Şu anda (basından takip ettiğimiz, internet ortamında izlediğimiz ve canlı şahit –taraflardan- dinlediğimiz kadarıyla) hiçbir kamu kuruluşundan, özellikle belediyeler ve bağlı şirketlerinden “avantasız” iş-ihale; Proje onayı, imar tasdiki; Bankalardan kredi ve ilgili kurumdan teşvik almanın mümkün olmadığı; En yüksek devlet kurumundan apartman yönetimine kadar her derece ve düzeyde rüşvet ve iltimasın hüküm sürdüğü; İşe alımdan tutun, atama, yer değiştirme, yurt içi-yurt dışı görevlendirme, makam-mevkii tevziine kadar her şeyin bu minval üzere icra ve ifa edildiği; İlâç sektöründen tutun-inşaat, spor, imalât ve hizmet unsurlarına kadar her yerde rüşvet-iltimas, ayırma ve kayırma ağırlıklı çıkar örgütleri ile kesif bir mafyalaşmanın hakim olduğu bir ortamda “devletin namusunu kurtarmak” mutlak bir borç, yükümlülük, zorunluluk, sorumluluk, acil görev ve vebaldir.
Dönem itibarıyla çürüme, kokuşma ve yozlaşma çok kronik bir hale gelmiş; Suç-çıkar örgütleri ve mafyalar, aynı zamanda “anarşi-terör ve tedhiş” unsurları ile de “yardım ve yataklık bağlamında” iç içe girmişlerdir. Bu mesele artık “devletin bekası” ile doğrudan ilgilidir. 57. hükümet’ den bu yana üst üste yapılan operasyonlardan bir sonuç alınamaması, kamu vicdanını derinden yaralamakta; Üstüne üstlük “dokunulmazlık, koruma-kollama imtiyaz ve ayrıcalıkların” henüz kaldırılmamış olması da çok rahatsız edicidir. Her gün yaşanan haksızlık ve yolsuzluklar milleti kahreder boyutlara tırmanmış; İşin kötüsü bazı istismar ve suiistimallerin olağan addedilerek yadsınması “Türk Kültür ve medeniyetine” vurulan çok büyük bir darbe niteliği arz etmeye başlamıştır.
İşte bu “kritik” aşamada ve “gergin” ortamda AKP’nin ve Başbakan’ın bunun farkına varması “millet adına memnuniyet verici” sevindirici ve ümit tevlid eden bir gelişmedir;
Şu andan itibaren beklenen: Başbakan’ın namuslu-dürüst, adaletli, onurlu-sorumlu ve birinci dereceden mert bir “kamu yetkilisi-millet memuru ve parti başkanı” sıfatıyla sözünü tutması; Sözünün eri olarak: “Hiçbir taraf, yan-yandaş ve ayrım gözetmeksizin” kamu ve sivil dahil bütün sektörlerin bu illet, melânet, pislik, kan emici vampir ve domuzlardan ayıklanıp temizlenmesi ve kamu vicdanının huzura kavuşturulması adına;
DEVLETİN NAMUSUNUN KURTARILMASIDIR…
Eğer, AKP bunu, şimdi-hemen ve derhal (bu vesile ile) Ergenekon operasyonu kapsamında yapmazsa “bütün suç unsurlarının” odağı olmak gibi çok ağır bir zan, şüphe ve şaibeden ebedi kurtulamaz. Ancak, adalet ahlâkı, insan hakları, objektif hukuk ve kamusal sorumluluk çerçevesinde hareket eder ve ülkeyi; Anarşi-terör, tedhiş ve bunun mütemmim cüzü (tamamlayıcı-bütünleyici unsurları) olan çıkar odaklı suç örgütlerinden-mafyalardan temizlerse o başka. İşte o zaman “ADALET” ve “KALKINMA” partisi “adının adamı” olur ve % 70’leri bulur. Belki bir sonraki seçimde bu oran “Cumhuriyet tarihinde ilk defa” % 90’a da vurur. Çünkü millet ve devlet için “öncelikle lâzım olan” budur. Bunun adı nedir?
“Millet-halk için var olan; Varlığını adalet ahlâkına dayalı-adanmış kılan; Namuslu-dürüst, ilkeli-onurlu-sorumlu, saygın ve şeffaf: Demokratik, lâik ve sosyal HUKUK devleti”
(0) Baglanti
Denetimlere eleştiri
| Denetimlere eleştiri | |
| Artan vergi denetimleri, tepki çekerken, iş dünyası, “Denetimler sıkıntıdaki esnafı daha da zorluyor” diyor. Maliye ise, uygulamanın Konya’ya özgü olmadığını belirtiyor | |
|
(0) Baglanti
cocuk olmak erdogan bozdan alıntı
(0) Baglanti
güzel söz
(0) Baglanti
mutlu yıllar
(0) Baglanti
| ||||||
| ||||||
(0) Baglanti
MEVLANA
| Resimin gerçek boyutunu görmek için buraya tıklayın. Orjinal boyut 640x447 |

HAZRET-I MEVLANA
MUHAMMED CELALEDDIN-I RUMI
(30 Eylül 1207- 17 Aralik 1273)
Mevlana'nin asil adi Muhammed Celaleddin'dir. Mevlana ve Rumi de, kendisine sonradan verilen isimlerdendir. Efendimiz manasina gelen Mevlana ismi, ona, daha pek genç iken Konya'da ders okutmaya basladigi tarihlerde verilir. Bu isim sems-i Tebrizi ve Sultan Veled'den itibaren Mevlana'yi sevenlerce kullanilmis; Adeta adi yerine sembol olmustur.
Rumi, Anadolu demektir.
Mevlana'nin, Rumi diye taninmasi, geçmis yüzyillarda Diyari Rum denilen Anadolu ülkesinin vilayeti olan Konya'da uzun müddet oturmasi, ömrünün büyük bir kisminin orada geçmesi ve nihayet türbesinin orada olmasindandir.
Mevlana'nin dogum yeri, bugünkü Afganistan'da bulunan, eski büyük Türk kültür beldesi Belh'tir
Mevlana'nin Dogum tarihi ise (6 Rebiu'l Evvel, 604) 30 Eylül 1207'dir. Bazi arastirmacilarin tespitine göre, O'nun dogum tarihi 1182'dir.
Asil bir aileye mensup olan Mevlana'nin annesi, Belh Emiri Rükneddin'in kizi Mümine Hatun; babaannesi, Harezmsahlar (1157 Dogu Türk Hakanligi) hanedanindan Türk prensesi, Melike-i Cihan Emetullah Sultan'dir.
Babasi, Sultanü'l-Ulema (Alimlerin Sultani) ünvani ile taninmis, Muhammed Bahaeddin Veled; büyükbabasi, Ahmet Hatibi oglu Hüseyin Hatibi'dir.
Eflaki ye göre Hüseyin Hatibi, ilmi deniz gibi engin ve genis olan bir alim idi. Din ilminin üstadi ve alimlerin büyüklerinden sayilan, güzel siirler söyleyen Nisaburlu Raziyuddin gibi bir zat da talebelerindendi.
Kaynaklar ve Mevlana'nin sevgi yolunda gidenler eserinde Sultanü'l-Ulema Bahaeddin Veled'in nesebinin, anne cihetiyle ondördüncü göbekte Hz. Muhammed (SAV)'in torunu Hz. Hüseyin'e; baba cihetiyle de onuncu göbekte Hz. Muhamed (SAV)'in seçilmis dört dostundan ilki Hz. Ebu Bekir Siddik'a ulastigini kaydediyorlar.
Babasi Bahaeddin Veled Hazretleri'nin sahsiyeti
Bahaeddin Veled, 1150'de Belh'de dogmus, babasi ve dedesinin manevi ilimleriyle yetismis; ayrica
Necmeddin Kübra (?-1221)'dan da feyz almistir.
Bahaeddin Veled bütün ilimlerde esi olmayan, olgun mana sultani idi. ilahi hakikatler ve Rabbani ilimlerden meydana gelen uçsuz bucaksiz bir deniz gibi olan Bahaeddin Veled, Horasan diyarinin, en güç fetvalari halletmede, tek üstadi idi ve vakiftan hiçbir sey almazdi, devlet hazinesinden kendisine tahsis edilen maasla geçinirdi
Kaynaklarin ittifakla rivayetine göre, devrinin alimleri ve ulu müftüleri, Hz. Muhammed (SAV)'in manevi isaretiyle, Bahaeddin Veled'e Sultanü'l-Ulema ünvanini vermislerdir. Bundan sonra da Bahaeddin Veled bu ünvanla yad edilmistir.
Bu ünvanin verilisi Türklerin adetiyle de izah edilebilir.
Türklerin güzel karakterlerini gösteren birçok adetleri vardi. Türkler, yüksek kabiliyet ve fazilet sahiplerinin taninmadan kaybolup gitmesine, unutulmasina razi olmazlardi. Onlari halkin gözünde belirtmek, halki ilim ve irfana yöneltmek için o gibi büyüklere layik olduklari birer ünvan verilirdi. Bu anane, Türklerin ilme, fazilete karsi saygi duygularini gösteren parlak bir delildir. Hatta anane geregince imzalarin üstünde bu ünvanlari kullanmaya mecburdurlar. Onlar kazandiklari bu ünvanlari kendileri için manevi bir rütbe sayarlar, nefisleri için bundan asla gurur duymazlardi.
Alimler gibi giyinen Bahaeddin Veled, adeti üzre, sabah namazindan sonra, halka ders okutur; ögle namazindan sonra dostlarina sohbette bulunur; Pazartesi günleri de bütün halka va'z ederdi.
Va'zi esnasinda umumuyetle, Yunan filozorlarinin fikirlerini benimseyenlerin görüslerini reddeder ve: "Semavi (Allah'dan olan, ilahi) kitaplarini arkalarina atip, filozoflarin silik sözlerini önlerine alip itibar edenlerin nasil kurtulma ümidi olur." "Muhammed Sallallahu aleyhi ve sellem`in yürüyüsünden daha iyi yürüyüs; yolundan daha dogru yol görmedim" derdi.
Hz. Mevlana`nin Babasi ile Belh`ten Çikislari ve Konya`ya Gelisleri.
Arastirmacilar, Bahaeddin Veled'in Belh'ten göç etmesine sebep olarak, Mogol istilasini göstermektedirler.
Sultanü'l-Ulema, aile ve dostlariyla, Belh sehrini 1212, 1213 tarihlerinde terk ettikten sonra Hacca gitmeye niyet etmisti. Nisabur'a ugradi. Göç kervaniyla Bagdat'a yaklastiginda, kendisine hangi kavimden olduklarini ve nereden gelip nereye gittiklerini soran muhafizlara Sultanü'l-Ulema seyh Bahaeddin Veled su manidar cevabi verir.
"Allah'tan geldik, Allah'a gidiyoruz. Allah'tan baska kimsede kuvvet ve kudret yoktur."
Bu söz, seyh sehabeddin Sühreverdi (1145-1235)'ye ulastiginda: "Bu sözü Belh'li Bahaeddin Veled'den baskasi söyleyemez."dedi. Samimiyetle ve muhabbetle karsilamaya kostu. Birbirleriyle karsilasinca seyh Sühreverdi, katirindan inip nezaketle Bahaeddin Veled'in dizini öptü, gönülden hürmetlerini sundu.
Bahaeddin Veled, Bagdat'ta üç günden fazla kalmadi ve Küfe yolundan Ka'be'ye hareket etti. Hac farizasini yerine getirdikten sonra, dönüste sam'a ugradi.
Bahaeddin Veled, yaninda biricik oglu Mevlana oldugu halde, göç kervaniyla sam'dan Malatya'ya, oradan Erzincan'a oradan Karaman'a ugradilar. Karaman'da bir müddet kaldiktan sonra, nihayet Konya'yi seçip oraya yerlestiler.
Göç Yolunda Hz. Mevlana'ya Teveccühte Bulunan Mutasavviflar
Belh'i terk ettikten sonra Bagdat'a dogru yola çikan Bahaeddin Veled, Nisabur'a vardiginda ziyaretine gelen seyh Feridüddin Attar (1119-1221,1230) ile görüsüp sohbet eder.
Sohbet esnasinda seyh Attar, Mevlana'nin nasiyesindeki (alnindaki) kemali görür ve ona Esrar-Name adli eserini hediye eder ve babasina da "çok geçmeyecek ki, bu senin oglun alemin yüregi yaniklarinin yüreklerine atesler salacaktir." der.
Sultanü'l-Ulema, Hac farizasini yerine getirdikten sonra dönüste sam'a ugradi. Orada seyh-i Ekber Muhyiddin ibnü'l Arabi (1165-1240) ile görüstü. seyh-i Ekber, Sultanü'l-Ulema'nin arkasinda yürüyen Mevlana'ya bakarak:
"Sübhanallah! Bir okyanus bir denizin arkasinda gidiyor!" demistir.
Hz. Mevlana'nin Evlenmesi
Karaman'da bulunduklari 1225 tarihinde Mevlana, babasinin buyrugu ile, itibarli, asil bir zat olan Semerkantli Hoca serafeddin Lala'nin, huyu güzel, yüzü güzel kizi Gevher Banu ile evlendi.
Hz. Mevlana'nin, Konya'ya Yerlesmeleriyle ilgili Yorumu
Hak Teala'nin Anadolu halki hakkinda büyük inayeti vardir ve Siddik-i Ekber Hazretlerinin duasiyla da bu halk, bütün ümmetin en merhamete layik olanidir. En iyi ülke Anadolu ülkesidir; fakat bu ülkenin insanlari mülk sahibi Allah'in ask aleminden ve deruni zevkten çok habersizdirler. Sebeblerin hakiki yaraticisi Allahi hos bir lütufta bulundu. Sebepsizlik aleminden bir sebep yaratarak bizi Horasan ülkesinden Anadolu vilayetine çekip getirdi.
Haleflerimize de bu temiz toprakta konacak yer verdi ki, ledünni (Allah bilgisine ve sirlarina ait) iksirimizden (Altin yapma hassamizdan) onlarin bakir gibi vücutlarina saçalim da onlar tamamiyle kimya (bakisiyla, baktigi kimseyi manen yücelten olgun insan); irfan aleminin mahremi ve dünya ariflerinin hemdemi (canciger arkadasi) olsunlar.
Hz. Mevlana'nin Konya'daki Hayati
Önceki bahislerde sahsiyetini belirtmeye çalistigimiz Bahaeddin Veled, Mevlana'nin ilk mürsididir. Yani Mevlana,ya Allah yolunu ögretip, tasavvuf usulünce hakikatleri ve sirlari gösteren tarikat seyhidir. Bütün islam aleminde yüksek bir itibar ve söhrete sahip olan Bahaeddin Veled, Selçuklularin Sultani Alaaddin Keykubat'tan yakin alaka ve sonsuz hürmet görür. Bahaeddin Veled ,3 Mayis 1228 tarihinde Selçuklularin bas sehri Konya'yi sereflendirip yerlestikten kisa bir süre sonra, son derece samimi dindar olan Sultan Alaaddin Keykubat (saltanat müddeti: 1219-1236), sarayinda Bahaeddin Veled'in serefine büyük bir toplanti tertip etti ve bütün ileri gelenleriyle birlikte onun manevi terbiyesi altina girdi. Sultanu'l-Ulema'ya gönülden bagli olan Sultan Alaaddin onu hayranlikla söyle över: "Heybetinden gönlüm tir tir titriyor; yüzüne bakmaktan korkuyorum. Bu eri gördükçe gerçekligim, dinim artiyor. Bu alem, benden korkup titrerken ben , bu adamdan korkuyorum; ya Rabbi bu ne hal? iyice inandim ki O, nadir bulunan ve esi benzeri olmayan bir Allah dostudur." Dünya sultanina hükmeden, essiz Allah dostu mana ve gönül sultani Bahaeddin Veled, 24 subat 1231 tarihinde Cuma günü kusluk vaktinde ebedi aleme göçtü. Geriye Muhammed Celaleddin gibi bir hayirli ogul ile Maarif gibi bir eser birakti. Sultanu'l-Ulema,sadece duygu ve düsüncelerini açikladi, söhret pesinde kosmadi. Etrafindakilerini yetistirdi ve onlari daima aydinlatti. Maarif, Bahaeddin Veled meclislerindeki anlattiklarindan va'z ve nasihatlarinin bizzat kendisi tarafindan yazilarak bir araya getirilmesiyle meydana gelmis tasavvufi, ahlaki bir eserdir. Konusu, muhtevasi ve üslubu ile birinci derecede tasavvufi bir eser olan Maarif, hem kitabin kendi açisindan , hem de Mevlana üzerindeki tesiri bakimindan büyük bir önem tasir. Bahaeddin Veled,in irtihalinde Mevlana yirmi dört yasinda idi. Babasinin vasiyeti, dostlarinin ve bütün halkin yalvarm alari ile babasinin makamina geçti. Mevlana, babasindan sonra, Seyyid Burhaneddin ile bulusuncaya kadar, bir yil mürsidsiz kaldi. 1232 tarihinde babasinin degerli halifesi Seyyid Burhaneddin Konya'ya geldi. Mevlana onun manevi terbiyesi altina girdi.
Seyyid Burhaneddin, mertebesi çok yüksek, bir kamil mürsid idi. Kendisine daima kalplerde bulunan sirlari bilmesinden dolayi, Seyyid Sirdan denirdi. Seyyid Burhaneddin, ta çocukluk yillarinda bir lala gibi omuzlarinda tasiyip dolastirdigi, Mevlanaya dedi ki ."Bilginde esin yok, seçkinsin Ama baban hal (manevi makam) sahibiydi; sen de onu ara, kalden (sözden) geç onun sözlerini iki elinde kavramissin; fakat benim gibi onun haliylede sarhos ol. Böylece de ona tam mirasci kesil; cihadina isik saçmada günese benze. Sen zahiren babanin mirascisisin; ama özü ben almisim; bu dosta bak bana uy."
Mevlana babasinin halifesinden bu sözleri duyunca samimiyetle onun terbiyesine teslim oldu. Mevlana candan, samimiyetle, Seyyid Burhaneddin'i babasinin yerine koydu ve gerçek bir mürsid bilerek gönülden, tam dokuz yil ona hizmet etti. Bu zaman zarfinda, o kamil mürsid'in kilavuzlugu ile mücahede (nefsi yenmek için gayret sarfederek) ve riyazetle (dünya lezzetlerinden ve rahatindan sakinarak perhizle) mesgul olup, o kamil arifin feyizli sohbet ve nefesleriyle pisti, olgunlasti, bastan ayaga nur oldu; kendinden kurtuldu, mana sultani oldu. Nitekim, Mesnevi'sindeki su iki beyit, pistiginin, kamil insan mertebesine ulastiginin ifadesidir:
"Pis ol da bozulmaktan kurtul... Yürü, Burhan-i Muhakkik gibi nur ol."
Kendinden kurtuldun mu, tamamiyle burhan olursun. Kul olup yok oldun mu, sultan kesilirsin.
Hz. Mevlana'nin Konya Disina Seyahati
Mevlana, yüksek ilimlerde daha çok derinlesmek için, Seyyid Burhaneddin'in izniyle Halep'e gitti. Haleviyye
Medresesi'nde, fikih, tefsir ve usul ilimlerinde üstün bir alim olan Adim oglu Kemaleddin'den ders aldi.
Mevlana, Helep'teki tahsilini bitirdikten sonra sam'a geçti. Burada, ilmi incelemeler yapmak için dört yil kaldi. Bu zaman zarfinda sam'daki alimlerle tanisip, onlarla sohbet etti.
Eflaki'ye göre Mevlana, sam'da Sems-i Tebrizi ile görüsmüstür; fakat bu görüsme kisa bir müddettir ve söyle cerayan etmistir:
Sems-i Tebrizi, bir gün halk arasinda, Mevlana'nin elini yakalayip öper ve ona:
"Dünyanin sarrafi b


“SIKINTI DAHA DA ARTIYOR”
































